FULDA BOŞLUĞU

    Bir yöreye gerekli yatırımları yapmanın bazı ekonomik koşulları vardır.
    Bu koşullar; hammadde kaynaklarının bulunması, ulaşım bakımından deniz yollarına yakınlık, nitelikli eleman, uygun ticaret pazarı, coğrafî koşullar, sermayede yeterlilik, girişimcilik gibi ekonominin öne sürdüğü etmenlerdir. Bu koşullardan biri dahi olmasa, o yöreye herhangi bir fabrika kurmanın anlamı yoktur.
*
    Bu açılardan bakıldığında Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi’nin sanayi bakımından gelişmiş olmasını beklemek, ekonomi biliminin kuralları bakımından mümkün görünmemektedir. Ne var ki bu durum, kamu hizmetlerinin diğer bölgelerle eşit olarak Doğu Anadolu’ya da gitmesine engel teşkil etmemelidir. İçinde bulunduğumuz çağda sosyal devletlerin öncelikli görevlerinin başında bölgeler arası dengesizlikleri ortadan kaldırmak gelmektedir.
*
    Ancak, ülkemizin doğusunun bugüne kadar diğer bölgeler gibi gelişememiş olmasının sebepleri, yukarında belirttiğim şartların elverişli olmaması değildir sadece. Soğuk Savaş Dönemi’nde ABD ve NATO’nun, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini “Fulda Boşluğu” olarak haritalara işlemesi ve bu bölgelere yatırım yapılmasını engellemesi de en temel gerekçelerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
    Peki nedir bu “Fulda Boşluğu”?
*
    2. Dünya Savaşı’nın bitiminde Batı Dünyası ve o dönemin en güçlü devletlerinden biri olan Sovyetler Birliği arasında ideolojik bir gerilim ortaya çıkmıştı. Aslında ABD ve Sovyetler Birliği arasında ortaya çıkan çekişme, dünya üzerindeki tüm kapitalist ve komünist devletleri karşı karşıya getiren bir durumdu. 1947 yılından 1991 yılına kadar devam eden uluslararası siyasî ve askerî gerginlikler dönemine, bu sebeple de Soğuk Savaş Dönemi adı verilmişti.
    NATO planlarına göre Sovyetler Birliği’nin Basra Körfezi’ne yakınlığı sadece 500 mildi. Sovyetler, askerî güçlerinin önemli bir bölümünü tümenler halinde Kafkasya’da tutuyordu. Türkiye’nin doğu bölgesi ise Kafkasya-Basra Körfezi doğrultusunda, bir başka ifadeyle Sovyetler Birliği’nin çıkış noktasında ve onun yolu üzerinde yer alıyordu.
    Savaş çıktığında Sovyetler, Körfez petrolünün ele geçirilmesi amacına yönelecekti. Çünkü dönemin en güçlü askerî birliklerine sahip olan Sovyetler’in o bölgeden gelecek petrole de ihtiyacı vardı. Sovyetler Birliği’nin hedeflediği işgal yolları üzerinde bulunan Van, bu petrol sahalarına sadece 100 mil uzaklıktaydı.
*
    Sovyet tanklarının Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan geçerek Körfez’e çıkmaları ihtimali söz konusu olduğunda NATO birlikleri de ancak 48 saatlik bir zaman dilimi içinde hem de 7 bin mil uzaklıktan gelerek Doğu Anadolu’ya ancak ulaşabileceklerdi. Savaşın Doğu Türkiye Cephesi bir anlamda bariyer ve köprü konumundaydı. Sovyet Birlikleri, Doğu Anadolu’ya girdikten sonra yıldırım harekatıyla ve en kısa sürede Körfez’e ve oradan da Akdeniz’e ulaşmak isteyeceklerdi. İşte bu sebeple de Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Sovyet tanklarıyla çiğnenecek ve bir anlamda harabe haline gelebilecekti. Başka bir ifade ile belki de haritadan silinecekti. O dönemlerde yayımlanan US News ve World Report Dergileri, bu amacı haber metinlerine taşımışlar, uygulanmak istenen bu savaş stratejisine de “Wholstetter Doktrini” adını vermişlerdi. Soğuk Savaş Dönemi’nde de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri gözden çıkarılmış ve buralara “Fulda Boşluğu” denmişti. Hatta bu boşluk NATO’nun çizdiği haritalardan bile silinmişti.
*
    Bu doktrine göre;
•    Türkiye’nin insan gücü fazlaydı ve Sovyet birliklerine mümkün olduğu ölçüde kayıp verdirmeliydi.
•    Türkiye’nin Sovyetlere verebileceği insan kaybı belki çokça önemli değildi ama daha da önemli olan NATO Birlikleri bölgeye yetişinceye kadar Sovyet Birlikleri’nin oyalanması gerekiyordu. Bu oyalama taktiği Sovyet Birlikleri’ni yıpratabilirdi.
•    Sovyetler bu bölgede daha önceleri de Kürtleri kışkırtmış, bölgeye etnik milliyetçilik düşüncenin tohumlarını ekmek istemişti. Aynı temel üzerinde Kürtler yeniden örgütlenebilirdi. Bu amaçla da önce yerel ayaklanmalar çıkarılacaktı. Böylelikle de bölge daha rahat ele geçirilebilirdi. Buradan bakıldığında da kesinlikle ve kesinlikle Kürtlerin yaşam koşullarının geliştirilmemesi ve açıkçası uyandırılmamaları gerekiyordu.

    Bunun yolu da, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün daha önce önemli ölçüde parçaladığı aşiret yapısını yeniden canlandırmaktı. Ne yapıp yapıp, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde aşiret yapılarını yeniden ayağa kaldırmak gerekliydi. Yine Atatürk tarafından bazı illerine sürgün edilen aşiret reisleri ve şıhlar Demokrat Parti döneminde yeniden Doğu ve Güneydoğu’ya gönderildi. Bunlardan bazıları milletvekili bile yapıldı. Kelimenin tam anlamıyla itibarları iade (!) edildi. Okulların yerine Kur’an Kursları açıldı. Eski dinî medreseler, tekke ve dergahlar yeniden canlandırıldı. Doğulu ve Güneydoğulu çocukların okumalarına gerek yoktu. İnanışa göre okuyanların hepsi komünist oluyordu. Okutup da komünizme hizmet etmelerine gerek de yoktu. Tarikat şeyhlerinin önünde hizmet ederek dinlerini öğreneceklerdi. Dahası, ABD çıkarları doğrultusunda kendilerine ne denilirse denilsin yapacaklardı. 
*
    Güneydoğu Anadolu Projesi gibi projelere de gerek yoktu. Nasıl olsa sıcak savaş durumunda bu topraklar Sovyet tankları ve birlikleri tarafından harabeye çevrilecekti. O dönemin bütçe kaynakları da boşu boşuna bu bölgelere aktarılmamış olacaktı. Buna gerek de yoktu. Bu bölgelere harcanacak her kuruş boşa gidecek harcamalar olacaktı. O zaman yapılması gereken de şuydu: Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi bu bölgeleri kendi hallerine, hatta aşiret reislerine ve şıhların, seyyidlerin yönetimlerine bırakmak en akıllı işti.

    İşte Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin geri kalmalarındaki en büyük neden, ABD ve Batılı müttefiklerimizin bu planıdır. Oysa Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) esasen Süleyman DEMİREL zamanında hem de 1965-1970 yılları arasındaki dönemde hazırlanmış ancak Fulda Boşluğu gerekçe gösterilerek bu projeye hiçbir ülke, hiçbir yabancı banka ve IMF kredi vermemiş, proje yıllar boyu tozlu raflarda bekletilmiştir.

Okunma Sayısı: 1146
YORUM EKLE

banner13

banner4